Dilan'a borçlu olduğumuz sorular
İlk mecbur kalışlarımdan beri, yani neredeyse kendimi yazıyla ifade edebildiğim günden beri, bir şeyler yazmaya başlamak hep çok zor geldi. O ilk paragrafları erteleyebildiğim kadar erteledim; kesinlikle gerekmedikçe oturup yazmışlığım yoktur. Sanıyorum yazma dürtüsü ile tanıştım son günlerde. Söyleyeceklerimin ne kadar zor olduğunu, benden çıkarken beni de yaralayarak geçeceğini bildiğim halde kendimi klavye ile bakışırken buldum. En zoru, aradan geçen aylara rağmen bunun bir dostla ilgili konuşma çabası olması, hala fotoğraflarını görmeyle artık bu dünyada olmadığını idrak etme arasındaki sürede gerçekliğimiz kayarken. Suruç’ta kaybettiğimiz dostlarımın fotoğrafları bayrak haline geldiğinde yıllarca anmalara gidememiş, o yüzleri bayraklarda görmeyi göze alamamıştım.
Bugün Dilan’ın arkasından yazabilmenin benim açımdan onun artık aramızda olmadığı gerçekliğiyle bir tür barışma olduğunu, yazamayan kadın yoldaşlarımın engellerinden birinin de bu olduğunu biliyorum. Ama keşke yazamasaydım. Keşke bir süre daha bu gerçeklikle barışmama hakkımız olsaydı. Keşke yasımızı kendi hızında yaşayabilsek, Dilan’ın kaybıyla doğal seyrinde barışabilseydik, keşke Dilan’ın intiharı bir eyleme dönüşmeseydi. Keşke Dilan’a ne oldu diye sorarken, gönül rahatlığıyla sırtımızı yasladığımız kadın mücadelesinden örülmüş duvarlar biz sordukça çatlamasaydı.
Dilan’ı bilen, Dilan’ı bilmese de içinde yaşadığımız dünyayı biraz olsun anlamlandırabilen herkes, kadın intiharlarının tekil ve bağımsız olaylar olmadığını bilir. Hiç kimsenin suçu yoksa bile sistemin suçu vardır kabulüyle bakarız, ve çoğunlukla ‘sistem’den daha spesifik suçlular ve katiller ortaya çıkar. Ama daha 30’larında, kendini Kürt Özgürlük Hareketinin ve Kürt kadınının mücadelesiyle var etmiş, başka seçimlerle belki de ‘çok daha iyi’ yerlerde olabilecekken emeğini ve ömrünü siyasal mücadelenin herhangi bir emekçisi olmaya vakfetmiş; örgütünü, hareketini ve yoldaşlarını çok sevmiş bir kadının intiharından bahsediyoruz. Hiçbir güç bizi Dilan’ın katledilmediğine ikna edemez, bilinci açıkken bir bankta tek başına intihar etmiş olsa dahi.
Dilan’ın hastaneye kaldırıldığı bilgisiyle vefat haberi arasında geçen sürede küçük bir çevrede ilk tartışmamız baş harflerinin geçtiği haberin sonradan anonimleştirilmesiydi. Vefatına kadar kamuoyu Dilan’ın durumunu bilmedi, hatta mecbur kalınınca kalp krizi sonucu hastanede olduğu bilgisi dolaştı. Bunlarda bir yanlış yok çünkü intihar ettikten sonra hayatta kalan bir insanın yaşadıklarını saklama, etrafının haberi olmadan normal hayatına dönme hakkı bizim uzaktan yaptığımız tartışmaların üstündedir. Dilan uyandığında onu tanıyan tanımayan binlerce insanın intihar ettiğini bilmesini istemezdi. İyileşme ihtimalinin sonuçlarını düşünmek çok daha kolaydı elbette.
Vefat haberiyle birlikte intiharı da duyulmuş oldu. İlk şaşkınlığın üzerine kamuoyu baskısıyla kurulmuş da olsa “Ne oldu?” sorusuna cevap olmaya çalışacak kadın kurumlarından oluşan bir komisyonun görev alması beni rahatlatmıştı. Elbette sivil bir komisyon bir suçlu yakalayıp onu cezalandıramaz, ama en azından nerelere bakacağımızı bilirdik. Komisyonu oluşturan kurumlar da gözümüz kapalı güveneceğimiz, alanlarında yetkin, siyasi temsiliyeti belirleyici; yani “Bizim Kurumlar” sonuçta. Kadına yönelik suçlarla ilgili raporlamalar ve araştırma süreçleri hiçbir zaman kolay değildir. Yöntemler sabitlenemez, sadece ilkeler belirlenebilir. Araştırılan konu ne kadar yaygın biliniyorsa o kadar sorun da üretebilir. Komisyondan çıkacak raporu kendi adıma bu ön kabullerle bekliyordum. 9 Mart günü çıkan ve artık geri çekilmiş olan raporla ilgili söylenecek çok şey var, ama o kadar fazla şey söylendi ki yeni bir şey söyleyebileceğimi ya da söylemem gerektiğini düşünmüyorum. Raporun kendisini değil, bütün bu sürecin bana ve tanıdığım kadınlara nasıl hissettirdiğini konuşmak istiyorum.
Kurumlarımızdan birinde çalışan herhangi bir kadın olarak, yani Dilan’la aynı değil ama benzer bir pozisyondan konuşuyorum. Geldiğimiz noktada yaşananların her türden düşmanlığa ve düşmanlara alan açtığının farkındayım. Ama bunu ne tartışmaktan kaçınmaya, ne de sinizme kaymaya bahane edebilirim. Çünkü ben de ideolojik ve politik tercihlerim sonucu buradayım, burada kalmak istiyorum, kadın yoldaşlığı dışında bir güvenli alan olduğuna inanmıyorum, güvenli alanım nasıl bana mücadeleyle miras kaldıysa ben de ona mücadeleyle sahip çıkmak zorundayım.
Dilan henüz Ankara’da yaşarken onun evinde geçirdiğim bir geceyi anlatmak istiyorum. Hızla dertleşmeye dönüşen bir sohbetin ortasında, özel hayatında veya iş yerinde başına ne gelirse gelsin, eninde sonunda yüzünü ‘güneş’e döndüğünde yüreğinin ferahladığını anlatmıştı. Soyut bir benzetme değildi bu, iş ilişkilerinde ve o dönem iş yeri olan mekanın içinde geçirdiği çok zor zamanların hemen ardından istifa edip uzaklaşmayı düşündüğü bir dönemde kendini zorlayarak bir kadın çalışması için başka şehre gitmişti. Gireceği yabancı bir kapının üzerinde asılı olan Abdullah Öcalan’ın eli çenesinde güldüğü fotoğrafı, onun iki yanına asılı kadın şehitlerin fotoğraflarını görmüş, o anda kendini yeniden nefes alıyor hissetmiş, kendi ifadesiyle ‘göğsüne oturan öküz derin bir nefesle birlikte kalkmış’tı. Belki ne için savaştığını hatırlamak diyebiliriz buna, belki inanç tazelemek diyebiliriz, bilemiyorum. Bu konuşmamızı o günden beri unutmadım, ne zaman zorlandığımı ve sarsıldığımı hissetsem aklıma ne olursa olsun bu mücadeleyi Dilan’ın sevdiği gibi sevenleri getirdi o dupduru anlatımı. Ben de Dilan’ın sevgisiyle inanç tazeledim.
Onunla yarım saat geçiren başka biri de benzer bir anekdot anlatabilir. Hepimizin şahitlik edeceği tek şey olabilir, örgütüne ve mücadelesine olan sevgisi. Beni bugün yazmak zorunda bırakan da bu sevgiye duyduğum sorumluluk. Dilan, içindeki bu kadar sevgiyle, nereye sığamadı? Neden yıllarca, sadece şu anda işaret edilen bir vekilden değil bütün çalışma alanlarından gördüğü mobbing ve psikolojik şiddete tahammül etmek zorunda kaldı? Başkasının yardımına koşmaktan bir an geri durmayan, hepimizin “enerjisi, güler yüzü, dayanışması, emeğiyle” andığı Dilan, neden bu kadar yalnız hissetti? Koskoca bir parti neden Dilan’ı enerjisi ve emeğiyle tanıyor? Dilan neden sürekli koşturmak zorundaydı, neden her şeye yetişmesi gerekiyordu, neden Dilan denince akla ilk gelen çok enerjik olmasıydı? Neden her şeye güler yüzle karşılık veriyordu? Neden o kadar mobbinge karşı kendini koruyamadı, neden vekili veya başka yöneticileri Dilan’a mobbing uygulayabilme özgürlüğüne sahipti de Dilan kendini savunma hakkına sahip değildi? Dilan neden eşit değildi yöneticileriyle? Hiyerarşik olarak eşit olmayabilirdi, ama neden bir insan olarak, bir yoldaş olarak eşit değildi? Bizim kurumlarımızın emekçileri, ister danışman olsun, ister basın çalışanı, ister gönüllülük esasıyla sabahları kurumunu açıp çay demleyen biri, neden kendini eşit hissedemiyor? Bir yoldaş “çok enerjik, her şeye koşturuyor, herkese yardımcı oluyor” diye övülmez, bir çalışan böyle övülebilir, birilerinin aklına gelmelidir neden bir kişinin her işe koşturmakla ünlü olduğu. Herkes mobbingin tanımını bilmek zorunda değil, ama mobbingle yürüyen gemilerin kürekçileri bir merhaba dediğinizde size yanlış olan her şeyi üç beş cümlede anlatabilir.
Dilan’ın durumunda bu kendini koruyamama ve ses çıkaramama halinin tek açıklaması işini kaybetme kaygısı olamaz. Dilan’ın CV’sine sahip biri elbette dönemsel olarak maddi zorluklar yaşayabilir, belki evini de kaybetme riski olabilir ama çok uzun süre işsiz kalmazdı. Belki çok daha iyi koşullarda çalışabilirdi, herkesin kapısında yattığı Avrupa ülkelerinde yaşayabilir, hatta oradan buraya ahkam da kesebilirdi herhangi bir zamanda. Ama içinde mücadele etmek zorunda kaldığı koşullarla ilgili şikayet ederse dışlanacağını, hakkında tartışmalar yapılacağını, dedikodu nesnesi olacağını, ve en sonunda yalnızlaşacağını düşünmüş olabilir. Raporda geçiyor muydu emin değilim ama geçtiğimiz aylardaki iddialardan biri de daha önce bir erkek faili örgütüne rapor ettiği ancak süreç işletilemediğiydi. Sadece bu tek başına bir örnek değildir muhtemelen, Dilan’ın bu kadar yılda tanık oldukları onu böyle düşünmeye itmiş olabilir. İşini kaybetmeyi kaldırabilir, ama mobbing benzeri bir sebeple işten ayrılırsa örgütünü de kaybetmeyi göze alamamış olabilir. Yani sonunda yalnızlaşacağı ve belki onursuzlaştırılacağı senaryo Dilan’ın paranoyasından değil, deneyiminden kaynaklanıyordur.
Fail Mazlum Toprak’ın komisyona verdiği ifade de bunu başka bir açıdan doğruluyor; en çok oradan incineceğini bildiğim için partiye şikayet etmekle tehdit ettim diyor. Dilan gibi hiçbir şey değilse değerli bir emekçi, nasıl bir korkuyla karşı karşıya kaldı? Affedilmeyeceğini düşündüğü bir günahı vardı belki, ama neden? Dilan’ımız ne suç işlese affetmezdik? Yardımsever, enerjik, güler yüzlü, emekçi Dilan’ımız bile neden kendini güvende hissedemedi? Kendi hukuk ve adalet mekanizmalarımıza Dilan da güvenemeyecekse, kim güvenecek?
Bu kadar soru dillendirdim ama tek bir soruya takılıp duruyorum sonunda: kendimizi nasıl güvende hissedeceğiz? Herhangi bir odanın içindeki herhangi bir kadın, yoldaşı bildiği birine itiraz etme cesaretini nereden bulacak? Dilan’ın yıllarca içinde sıkıştığı, adalet aramaya bile cesaret edemediği, adalet aramaktansa kendinden vazgeçtiği zeminde herhangi bir kadın kendini nasıl savunacak? Kurumlarımızın yıllardır genişleyememesi, toplumsallaşamaması, aynı insanların giderek daha çok yük kaldırmasıyla yürümesi, her yerde binlerce insanın artık ayağını kesmesi ve en iyi ihtimalle seçmene dönüşmesi, kadın görünürlüğünün ve kadın sayısının giderek azalması, birey ve bileşen hukukuna bağlı yapılarda ne birey ne bileşen kalmaması, bunların Dilan’ın kaybıyla hiçbir alakası yok mu?
Vekili Dilan’a mobbing uyguluyor diye bu hale gelmedik. Bu hale geldiğimiz için vekili ve yöneticileri Dilan’lara mobbing uyguladı. Herkesin tanık olup kimsenin müdahale etmediği bir suçu tek bir vekile yaptırım uygulayarak hasır altı edemeyiz. Yoldaşlıktan uzaklaşmış, güvensizleşmiş, erkekleşmiş, neoliberalleşmiş bir ilişkilenme biçimi tüm güvenli alanlarımızı ele geçirmişse faturasının tek bir kadın vekile kesilmesini kabul edemeyiz. Bugün kadınlar konuşma ve sorma cesareti göstererek kurumları harekete geçirebildi, peki ya bunlara yol veren, kadınların arasının bozulmasını kendine güç alanı yaratmak için kullanan erkekler? Kadın danışmanı bile olmayan erkekler, yöneticiler? Girdiği toplantıyı, oturduğu masayı kadınlara zehir edip sonra “kadınlar örgüte gelmiyor ne yapalım” diyen erkekler? Eşbaşkanı toplu taşımayla parti çalışmasına giderken örgütün arabasını evinin önünde tutan erkekler? Kadınlara görevi ne olursa olsun ya sekreteri ya da annesiymiş gibi davranan erkekler? Bugün Dilan’la başlayan ama Dilan’la ilgili olmayan yakıcı ve yıkıcı tartışmayı dert bile etmeyen, ‘kadın meselesi’ bahanesine sığınan erkekler?
Dilan’ın intiharını hadsizliği göze alarak bir protesto eylemi olarak okumayı tercih ediyorum. Kadınlardan başka güvenecek kimsesi olmayan kadınlar için, rastgele bir ilçe örgütünde girdiğinizde önünüze çay koyup sonra dışarıda kırık dökük merdivenlere tırmanarak direklere bayrak asmaya giden partililer için, görüşe gelen ailelerin bir ihtiyacı olursa diye bütün gün cezaevi önünde arabayla bekleyen şehit babası için, seçimden seçime gözleri bizi arayan eskiler için, bugün en çok Dilan için; sarsılıp kendimize gelmek zorundayız.
Önce yoldaş olmak zorundayız.
Birbirimizi ve mücadelemizi Dilan’ın sevdiği gibi sevmek zorundayız.


Nefes alır gibi okudum. Dilan'ı tanımıyorum ama mücadelesine şahit oldum. Kendi payıma, birlikte çalıştığım, mücadele ettiğim tüm kadınlara yoldaş olmaya, her ne olursa olsun birbirimizin yuvası olduğumuzu bilmesi için elimden geleni yapmaya yemin ediyorum. Ruhu şad olsun, bir fotoğrafından gülüşünü sevdiğim Dilan.
Çok güzel bir yazı yazmışsınız, duygu ve fikirlerinizi kalpten paylaşıyorum. Eklemek istediğim bir nokta var. PKK kurulduğundan bu yana Öcalan'ın emriyle çoğu PKK'li olmak üzere binlerce devrimciyi infaz etti, işkencelerden geçirdi ve ölüm tehditleriyle sindirdi. Bu insanların birçoğu kadınlardan oluşuyordu. Öcalan'ın eşi Kesire Yıldırım canını kurtarıp akıbeti bilinmeyen insanlardan sadece biri. Bu şiddet eylemlerinin önemli bir kısmı sayısız çalışmayla kayda geçildi (ilk akla gelen örnekler Aytekin Yılmaz'ın Yoldaşını Öldürmek ve Nejdet Buldan'ın PKK'de kadın olmak kitapları, ama eğer araştırırsanız uçsuz bucaksız, gittikçe büyükmekte olan bir kaynakçayla karşılaşabilirsiniz). Maalesef ortada güvenilecek, göğsümüzdeki ağırlığı kaldıracak bir hareket yok, hiçbir zaman da olmadı. Bu yaşananlar hiç şaşılası değil, aksine buzdağının üstte kalan, çok ama çok küçük bir kısmı. Devletin asırlık sömürge politikaları elli yıldır Kürt halkına içeriden bu kabusu yaşatan şiddet mekanizmasından bağımsız değil - hatta ikisi iç içe hareket ediyorlar. Sizin gibi insanların artık hayal kırıklığına uğramayı bırakıp gerçeği görmesi gerekiyor. Bilen ve anlayan insanlar hayal kırıklığına uğramazlar. Bunları yazınızı çok değerli bulduğum için söylediğimi belirtmek isterim.